
Sevgili Enes’e
Otuz yıla yaklaşan meslek hayatım ve mücadelemde artık sözcüklerle ifade edemeyeceğim durumlarla karşı karşıya kalıyorum. Geçmişle bugün arasındaki olağanüstü farklılıklar ve bu yıkıcı değişime ilişkin bir türlü ortaya koyamadığımız çözümler bugün en büyük sorunumuz.
Türkiye sağlık ortamına ilişkin 2002 yılında başa gelen iktidarla birlikte ateşlenen “sağlıkta dönüşüm”, ilerleyen yıllarda tüm iyi niyetli uyarılara rağmen hız kesmemiş, popülist ve nekrotik söylemlerle önünde duranları ezip geçerek pervasızca yoluna devam etmiştir. Özellikle 2002 -2007 yılları arasında sağlık sistemine alelacele getirilen uygulamalar ve devamındakiler daha sonra pek çok alanda görüleceği üzere yasal düzenlemelerin önüne geçen ,fiilen yürütülen süreçler halini almıştır.
Sağlık sistemi ve bu sistem içinde yer alan hekimler başta olmak üzere sağlık çalışanları, hatta yeni nesil sağlık yöneticileri, üçüncü dünya ülkelerinde bile az görülen “ne olduğu belirsizliğe” ayak uydurmakta zorlanmışlar, doğrusu halen de zorlanmaya devam etmektedirler.
Allanıp pullanıp topluma servis edilen yeni sağlık düzeni ne halkın sağlığına, ne de sağlık hizmeti verenlerin emeklerine, yaşamlarına yönelik bir iyilik hali getirmemiştir.
Sağlık ortamında bu çarpık durum yaşanırken tıp eğitimi veren fakültelerde de durum benzer gidişatta seyretmiş, tıp eğitiminin niteliği sorgulanır hale gelmiştir. Tıp eğitiminin niteliğindeki olumsuz gelişmelere paralel şekilde, ücretler, TUS, asistanlık süreci, atamalar, şiddet, mobbing gibi başlıklardaki olumsuzluklara ilişkin tıp öğrencilerinin gelecek kaygıları tırmanma eğilimi göstermiştir.
Buna ülkede yaşanan sosyal, siyasal ve ekonomik koşullardaki zorluklar da eklendiğinde, hekimlik, tıp eğitiminden başlayarak, tükenmişliğin ve bunun dramatik sonuçlarının yaşandığı bir meslek halini almış, bu haliyle de bir meslek olmaktan öte yaşamı idame ettirmeye ilişkin bir zorunluluk olmuştur.
Abartmıyorum, bilhassa, uzunca zamandır yaşanan travmatik bir süreci burada sadece özet geçtiğimi belirteyim.
Belki bir kısım meslektaşlarım dahil olmak üzere yukarıda değindiğim süreç pek çok kesime teknik değerlendirmelermiş gibi gelebilir.
Ama öyle değil!
Bu gelişmeler, dahil olanlar için, bir süre sonra yaşam ile ölüm arasındaki çizgiyi belirleyebiliyor. Ve hadise, artık sinsi sinsi ilerleyen yüzeysel bir olgu olmaktan öte, apaçık gelişen, hepimizi sarsan, şiddetli derin bir tablo şeklinde karşımıza çıkıyor.
Bu tablonun dramatik ve sarsıcı bir örneğini daha yeni yaşadık.
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi, gencecik bir insan Enes Kara yaşadığı çıkmazı ifade ettiği paylaşımının ardından hayatına son verdi.
Dur! Yapma! demeye fırsat olmadı.
Geride bıraktığı görüntüsü, söyledikleri, yazdıkları...
Sakince, basitçe, açıkça; tüm yaşadıklarını o kadar güzel ifade etmiş ki.
Sadece kendisini değil memleketin ahval ve şeraitini de özetlemiş.
Ekonomik zorlukları, meslek tercihindeki hataları, tıp eğitimi sürecindeki zorlukları...
Cemaat yurdunda barınmak zorunda bırakılması, benimseyemediği uygulamalara zorlanması., buna eklenen aile baskısı...
Pırıl pırıl gencecik bir tıbbiyelinin yaşamdan kopuş hikayesi...
Tıbbiyeye başladığım 35 yıl önce ben ve arkadaşlarımdan bu duygu durumunda olan bir tek kişi anımsamıyorum. Yaşam sevinciyle yaşatmak için okuyor, çalışıyorduk.
Bugün ise ortam içler acısı.
Zehir gibi bir çocuk bu dünyadan kayıp giderken, umudumdan da bir parça koptu gitti.
Onunla daha tanışamadan, basıp gitti .
Belki bir yerde karşılacaktık, birlikte çalışacaktık, dertleşecektik, ben de O’na yol-yordam gösterecektim, ağabeyiyim ya. O’na meslek hayatım boyunca yaşadıklarımdan parçalar anlatacaktım uzun uzun, askerlik anılarıma kadar yayıp gevezelik sınırlarını aşacaktım. O yine de dinleyecekti sabırla, gözlerini bir an kaçırmadan, saygıyla, ağabeyiyim ya. Arada bir susacaktım, O da kendi dünyasından bahsetsin diye. Bu keşmekeşin ortasında güle ağlaya devam edecektik. Her şeye rağmen “yaşamak güzel!” diyecektik birlikte, nihayetinde.
Olmadı. Yeni nesil üslupla on dakikaya sığdırdığı vedasıyla yetinmek zorunda kaldık.
Her ne olursa olsun kendi hayatına son vermeyi doğru bulamam. Tarihsel birikimiyle yaşatmak için var olan bir mesleğin namzeti, mensubu yaşama daha da sıkı sarılabilmelidir.
Kuşkusuz hepimiz çok müteessiriz.
En azından, O’nun arkasından bugün gözyaşı dökerken, yarın olunca, bu aşağılayıcı, yok edici düzenin bir parçası olarak yaşamaya artık razı olmayacağımızı göstermeliyiz.
Zira, Enes, son sözleriyle kendi siyasi gelecekleri için dindar bir nesil yetiştirme hayali kuranları önümüze koyarak tarihe not düşmek istediğini söylemişti.
Hepimiz onun ağabeyi, ablasıyız ya.
Gerisi bizlere kalmış.
Dr. Murat ERKAN
Eski Samsun Tabip Odası Başkanı









